|
..... Serin ve oldukça dolu bir yağmur damlası gölgelerin içinde bekleyen kedinin bıyığına düştü. Yeni bir gün doğuyordu. Beyaz, ıslak ve ıslanmış olmaktan hiç de hoşnut görünmeyen ekşi suratlı bir kedi, ıslanmış bıyıkların sahibi olan duman rengi kediye yaklaştı. "Bu herif daha da zengin," dedi silkelenerek. Duman rengi kedi gözünü kırpmadan bıyıklarını oynatarak yağmur damlasını silkti. "Tipik bir parabur," diye devam etti bir patisiyle sinir olmuş bir şekilde kafasını temizlemeye çalışarak. Gri kedi gözlerini kırptı. "Yalnız," diye devam etti tüm çabalarına rağmen ıslaklığından kurtulamamış kirli beyaz kedi,"dikkat edilmesi gereken bir konu var dostum." Gecenin karanlığında kaybolan tüyleri olan kedi yavaşça kafasını çevirdi ve parlak gözleriyle arkadaşına soru sorarcasına baktı. “Juliet – biliyorum düşüncesi bile kötü – ama esas düşmanımızın kızına, eee, şey hediye edilmiş... Bilirsin yani..” dedi aslında beyaz olan kedi. Gri kedi ona buz dağlarını bile donduracak bir ifadeyle bakıyordu. “Fakat, bu kızcağızın pek kötü olduğuna inanmıyorum.” “Bunu da nereden çıkardın Pofuduk?” diye konuştu gri kedi gözlerindeki ifadeden de soğuk bir sesle. “Çünkü,” diye cevap verdi beyaz kedi yağmurun sesine karışan sakin sesiyle, “yaptığım araştırmalara ve kedilerimin bana verdiği bilgiye göre kız sadece çok salak. Bu da ölümcül bir suç değil, öyle değil mi Bidon?” “Kesinlikle bir suç... Başkalarına zarar veriyor..” dedi Bidon kendini kasan bir ses tonuyla. “Aslına bakarsan Juliet şu anda Zobar’ın yanında olduğundan daha çok güvende.” “Sen ne dediğinin farkında mısın Pofuduk?!” diye hırladı Bidon öfkeyle. “Evet farkındayım. O kıza zarar vermeyeceğiz, o kadar,” dedi Pofuduk sinirli sinirli. “Ne zamandan beri sen benim operasyonlarıma karar ve-“ Birden Bidon’un sesi kayboldu.
|
O sırada gölgelerin içinden Pofuduk’un yanına gelen Kaşık’ın gözlerinde meraklı bir ifade vardı. Çopar’ın hayati tehlikeyi atlatmasının ardından kendisi de yardım etmek istemişti. “Nereye kayboldu bu şimdi?” diye mırıldandı Pofuduk’a. “Aşağı düştü...” “Peki ama nasıl-“ “Patisi kaydı sanırım,” dedi Pofuduk aşağıya bakarken. Bidon küfrederek yanlarına geldi. “Aşağıya dikenli çiçekleri eken bahçıvanı da bulup mahvediyoruz!” dedi sinirle. Pofuduk ile Kaşık birbirlerine bakıp gülmeye başladılar. “Kaç tane?” diye sordu Pofuduk birden. “Ne kaç tane?” dedi Bidon ters bir tavırla. “Diken.” “Ne bileyim kaç tane olduğunu? Güllerin üzerindeki dikenleri sayar mısın sen?” “Güllerin değil poponun bünyesinde kaç tane var diye sormuştum,” dedi Pofuduk sırıtarak.
Bidon nerede kaldı? Nerede kaldı sevgilim? Juliet’in aklından geçen düşünceler bunlardı. İlginçtir ki kendi güvenliğiyle ilgili pek bir şüphe duymuyordu şimdilik. Çünkü Bidon onu kurtarırdı. Onun kalbi kadar patileri de güçlüydü. Juliet bir kaçma fırsatı bulsa çoktan kaçardı. Kısa tüylü sarman kafasını meşgul eden bir başka konu da kendisinin “sahibi” olduğunu sanan şu yarımın da yarısı akıllı kızın varlığıydı. Haksız yere kazanılmış paranın kölesi olarak yetiştirilmiş, özgürlüğü olduğunu sanan ama aslında babası olacak yürüyen çimento çuvalının sayesinde hiçbir özgürlüğü olmayan güzel bir kızdı. Gerçekler. Juliet, zeki ve çok bilmiş bir kediydi. Gerçekleri görmek isterdi. Burada ise gerçekte Bürge’nin kötü bir kız olmadığını görüyordu. Sadece aşırı salaktı. Ama babası... O konuda böyle düşünmüyordu pek. Hizmetçi ve koruma ordusuna sahip bir tür karanlık adamdı. Tanıdıkları ve gücü çok olan bir adamdı. Ta ki Bidon onu buluncaya kadar, diye düşündü Juliet sevdiği kedinin güzel, şapşal ve kararlı yüzünü düşünerek. Onu seviyordu. Bunu kendine itiraf etmek pek zor olmamıştı; ne de olsa kediler insanlar kadar kararsız varlıklar değildi.
|
Kapı çalındı. “Buyrun,” dedi kapıyı açan hizmetçi. “Merhaba,” dedi Marul, “sarman sarı bir kedi var mı burada acaba?” “Eee, var... Ama bunun sizi ilgilendirdiğini sanmıyorum,” dedi şaşırmış ve havalı hizmetçi. Bu sırada, kot pantolon ve gömleğini giymiş olan Işık değişik bir ifadeyle hizmetçiyi süzüyordu. “Şimdi sizden gitmenizi ric-“ “Bence söylediklerine inanmıyorsun,” dedi Işık sessizce. “Ne?” dedi şaşıran hizmetçi. “Sadece para kazanmak için hiç sevmediğin bu kişilere hizmet ediyorsun,” dedi Işık gözlerinde aynı bilmiş ifadeyle. “Biliyorsun istersen bırakabilirsin.” “Aslında Bürge fena kız değil, ama... Bir dakika, siz kimsiniz ki?” dedi bocaladığı belli olan kız. Artık pek havalı görünmüyordu. "Git hadi,” dedi Işık gülümseyerek. Gülümsemesinde bir çelik ışıltısı vardı. Kız anında tüydü. “Bunu nasıl başardın?” diye sordu Marul merakla. “Kolay,” dedi Işık, “gözlerinden anladım.”
|
Bu sırada Pofuduk ve Kaşık arkalarına yaklaştı. Heyecanlı bir şekilde içeri girdiler. Kafalarını bir o tarafa bir bu tarafa çevirip etrafı kolluyorlardı. “Kimmiş o gelenler?” diye sordu kaba bir ses salona girdiklerinde. “Juliet’in arkadaşları,” dedi Işık Marul’un ağzını açmasına izin vermeden. “O da kim?” dedi kaşığın şeklini almış mayalı hamur gibi yayıldığı koltuktan fırlayan kel ve göbekli bir adam. “Siz kimsiniz? Nasıl buraya girdiniz?” “O benim kedim, biz onun arkadaşlarıyız ve –“ “İzninle bu soruyla ben cevap vereceğim,” dedi tam o sırada bir pencereden içeri giren Bidon sakin bir tonla. “S-SEN KON- İMDAAAT!!!” “Buraya ben istediğim için girdik şişko adam. Peki ben bunu neden istiyorum biliyor musun? Çünkü sen benim sevgilimi kaçıran adamdan aldın. Hemen onu bize verirsen buradan çabucak ayrılırız. Ama eğer canın oynamak isterse, benim de iyi bir oyuncu olduğumu göreceksin,” dedi Bidon aynı sakinlikte ama buz gibi bir ses tonuyla. Gözlerini adama dikmişti.
Adam da Bidon’a sanki bir böcekmişcesine bakıyordu. Nasıl olduysa zihnini toparladı ve korumalarını çağırdı. O zaman işler biraz karıştı.
İçeri giren iri yarı iki adam doğrudan Marul ile Işık’ın üzerine yürüdüler; belli ki henüz kedileri fark edememişlerdi, fakat Bidon rüzgar gibi hareket ederek tavanda asılı duran iddialı ve bol kristalli bir avizenin üzerine atladı. Dostlarına ciddi bir zarar gelmek üzere olduğunu anladığı için koparttığı avizeyle birlikte iki yarmanın üzerine çullandı. Adamların üzerlerindeki kedili avizeyle birlikte yere yapışmasından müthiş bir gürültü koptu ve çevrede ne kadar koruma varsa eve doğru hücum etti. Hayatı boyunca hiç gülmemişe benzeyen bir koruma Işık’ın arkasından dolanarak ona tokat atmak için elini kaldırdı. Bidon yaklaşık üç adam boyu mesafeyi inanılmaz bir zıplayışla geçerek adamın havadaki eline dişlerini geçirdi. Kaba bir çığlıkla haykıran adam kolunu sallayarak eline kenetlenmiş olan gri kediden kurtulmaya çalıştı. Bidon’un çenesi ise hiç açılmak niyetinde değildi, sonunda sıkılıp arka patileriyle adamın yaklaşan göğsüne vurdu ve onu yere yıktı.
Bu arada Bidon’un az önce kırmış olduğu bir sandalyenin ayağını eline almış, Işık’ı tutmaya çalışan bir başka adamı dövüyordu. Tahtanın ete temasından tok ve tuhaf bir şekilde tatmin edici sesler geliyordu. Işık ise boş durmuyor eline ne geçerse üzerlerine gelmekte olan adamlara fırlatıyordu. Etrafa saçılan kırık camlar ve çığlıklar kırılanın sadece eşyalar olmadığını gösteriyordu.
Pofuduk son derece soğukkanlı bir ifadeyle duruma bir göz attı ve cebinden silah çıkartan kısa boylu bir adamı kendine hedef seçti. Sonra bütün gücüyle koşup adamın arkasında duran gümüşlük dolabının üzerine sıçradı. Adam küfür ederek arkasına dönmeye çalıştıysa da Pofuduk’un aşağıya fırlattığı bir kaç gümüş heykelciği kafasına yiyerek bu merakından vazgeçti. Pofuduk yüzünde pis bir sırıtışla baygın adamın üzerine atladı ve onun yanına gelmekte olan başka bir adamın yüzünü gözünü tırmaladı. Komik kıyafetli bir adam onu tutmaya çalıştı ama tırnaklarını adamın eline geçirdi, yanına gelmiş olan Kaşık da adamın ayak bileğini ısırdı. Pofuduk’u kırılmış olan bir sandalyenin üzerine atan adam Kaşık’a da tekme atacaktı ki Marul’un kafasına indirdiği darbeyle yere yığıldı.
|
Bidon sistemli bir şekilde önüne gelen her şeyi savurmaya başladı, hizmetçiler, korumalar, sandalyeler, koltuklar, kapılar – hepsi sağa sola savruluyordu. Şişko adam da evinin ve adamlarının dağıtılmasını dehşet içinde izliyordu. Fazlasıyla büyük bir hedef olduğu için de kaçmaya cesaret edemiyordu – bir noktaya kadar. Bidon kararlı bir şekilde normal birşey yaparmış gibi, üst kattaki büfeyi aşağıya attığında şansını denemeye çalıştı; fakat kaçarken Işık karşısına dikildi. Bu arada üst katta Bidon’un çıkardığı küçük savaşın sesleri yankılanıyordu. “Çekil yolumdan sürtük!” Işık ağzını bile açmadan tüm gücüyle adamın purnuna bir tane patlattı. Haykırarak elini burnuna götüren adam geriye sendeledi.
Marul adamın üzerine hamle yaptı fakat Işık Marul’u da bir kenara iterek adamın bacaklarının arasına oldukça güçlü bir darbe savurdu. Bu gelişme karşısında kayıtsız kalamayan adam inleyerek yıkıldı. Genç kız dizlerini kırarak adamın üzerine çullandı ve yerde kıvranmakta olan şişko suratına yumruklar indirmeye başladı. Marul onu adamın üzerinden çekip almasa saatlerce devam edebilirdi. Sersemlemiş olan Pofuduk kafasını sallayıp kendine geldi ve arkadaşının ne durumda olduğunu görmek için miyavlayarak üst kata koştu. Aslında pek üst kat diye bir şey kalmamıştı. Bidon bir kapının önünde duruyordu, sağ arka bacağının üzerinde kırmızı bir yara vardı. Gözleri alev alev yanıyordu ve etrafta parçalayabileceği birşeyler arıyordu. “Bidon!” diye miyavladı Pofuduk. Bidon ona döndü. “Juliet nerede?” “Şu kapının ardında,” dedi Bidon kızgın bir sesle. “Niye kapıyı açmıyorsun?” diye mırladı Pofuduk hayret içinde. “Çünkü O’na bir zarar gelmesini istemiyorum,” dedi Bidon hararetle. “Dostum,” dedi Pofuduk, “etrafta ona zarar verebilecek biri kalmadı.” “Ama...” “Emin ol ev eşyaları ve çaydanlıklar ona saldırmaz.” Bidon arkadaşına dik dik baktı ve dönerek tek bir hareketle beyaz kapıyı havaya uçurdu.
Karşısına çıkan manzara onu ve Pofuduk’u şaşırttı. Genç, güzel bir kız bir köşede kıvrılmış, kucağına Juliet’i almış ağlıyordu. Kız çok rüküş giyimli olsa da hoş bir kızdı. Pofuduk’la sinirli gri arkadaşını en çok şaşırtan ise Juliet’in son derece mülayim bir tavırla kızın kollarına sarılmış olmasıydı. Juliet onlara parlak gözlerle baktı. Pofuduk arkadaşından önce kendini toplayarak, “Sana demiştim değil mi? Bu kız kötü değil.” “Çabuk bırak Juliet’i!” diye tısladı Bidon. Kız korkarak sarı kediyi bıraktı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. “Dostum sakin ol,” dedi Pofuduk.
Juliet hemen Bidon’un yanına yaklaştı ve onun kafasını yalamaya başladı. Bu hareketin onu sakinleştireceğini biliyordu. Kediler için çok önemli ve duygusal bir davranıştı. “Seni bekliyordum, Bidon,” dedi Juliet. “Bu kadar geçiktiğim için üzgünüm,” diye özür diledi Bidon. Kız ağlamaya devam ediyordu. “Sakın ona insanca konuşma, şu anda bu şoku kaldıramaz,” diye uyardı Juliet. “Ne yapacağız bu kızı?” “Birşey yapmayacağız. Buradan gideceğiz hemen.” Siren sesleri duyulmaya başlamıştı. İçeri giren Marul, “Hadi tüyelim!” dedi.
Araba ile evlerine doğru hızla ilerlerken Bidon gözlerini Juliet’in üzerinden alamıyordu. “Yaralanmışsın,” dedi Juliet. “Sen iyisin ya, ben mühim değilim.” “Sana bişey olursa ben ne yapacağım şapşal şey!” “Bana birşey olmaz kolay kolay.” “Ama biri bacağını delmeyi başarmış, öyle değil mi?” “Kimse böyle birşey yapamadı,” dedi Bidon dümdüz, kaskatı bir tavırla. “Peki ne oldu öyleyse?” dedi Juliet merakla. “Bu konuyu kapatalım.” “Hayır, söyle bana.” “Seni kurtarmak için üst kata çıktığımda, duvarın kenarında duran uzun bir ayaklı elbise askısı gördüm. Onu düşürebilirsem üzerime saldıran üç kişiyi durdurabileceğimi düşündüm. Fakat üzerime yıkıldı, uçları da sivriymiş,” dedi dümdüz bir sesle. “Müthiş kahramanım benim,” dedi Juliet muzip bir ifadeyle. “Dalga mı geçiyorsun?” “Evet.” Bidon bir süre dik dik baktı sonra keyifle miyavladı. “Seni seviyorum Juliet,” dedi boğuk bir sesle. “Ben de seni,” dedi sarman kedi.
Bu maceranın sonu... 08.07.2004
|